Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan ÇELİK
Hasan ÇELİK

Kokuşmuşluğa Çomak Sokmak Hakaret Değildir: Kadın Kimseye Yaranamadı

Türkiye son birkaç gündür Tamar Tanrıyar’ı konuşuyor. Oysa asıl konuşmamız gereken bir kişi değil; siyasetin, medyanın ve yargının aynı olay karşısında verdiği reflekslerdir.

Bu dosya, Türkiye’de hukuktan çok algının, delilden çok peşin hükmün konuşulduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Düne kadar CHP’ye yakın çevrelerin hedefindeydi. Bugün ise AK Parti’ye yakın çevrelerin sert eleştirilerine maruz kalıyor. Kimseye yaranamadı. Bu tablo ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor: Gerçekten bu kadar büyük tepkinin sebebi nedir? Birilerinin çıkarlarına mı dokundu, yoksa Türkiye yine bir algı operasyonunun içine mi sürüklendi?

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkında “Cumhurbaşkanı’na hakaret” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamalarıyla soruşturma başlatıldı. Yurt dışında bulunduğu süreçten sonra Türkiye’ye dönerek emniyete gidip ifade verdi ve savcılık tarafından serbest bırakıldı.

Tam da burada herkesin kendisine sorması gereken sorular var.

Günlerce “kaçtı”, “firar etti”, “Cumhurbaşkanı’na hakaret etti” manşetleri atanlar, serbest bırakıldığı haberini neden aynı büyüklükte vermedi?

Eğer ortada anlatıldığı kadar ağır bir suç varsa neden serbest bırakıldı? Yok eğer tutuklamayı gerektirecek bir durum görülmediyse, günlerce ekranlarda oluşturulan infialin sorumluluğunu kim üstlenecek?

Hukuk devletinde kararları televizyon ekranları değil, mahkemeler verir. Soruşturma açılması bir kişiyi suçlu yapmaz. Aynı şekilde serbest bırakılması da dosyanın kapandığı anlamına gelmez. Ancak kesinleşmemiş bir dosyada insanları peşinen mahkûm etmek gazetecilik değil, algı üretmektir.

Türkiye’de artık insanlar söylenenleri değil, söyleyen kişiyi tartışıyor. Bir iddianın doğru olup olmadığına bakılmıyor; önce kimin söylediğine bakılıyor. İktidara yakınsa başka, muhalefete yakınsa başka ölçü uygulanıyor. Asıl çürüme de burada başlıyor.

Son günlerde dikkat çeken bir başka tablo da bazı çevrelerin her eleştiriyi 17-25 Aralık ya da 15 Temmuz üzerinden açıklamaya çalışmasıdır. Elbette bu ülke o süreçlerde ağır bedeller ödedi. Ancak geçmişte yaşanan her olayı bugünkü her tartışmanın gerekçesi hâline getirmek, hukuki değerlendirmelerin önüne siyasi refleksleri koymaktır. Hukuk sloganlarla değil, delillerle işler.

Bu olayda en büyük hayal kırıklığını ise medya yaşattı.

İktidara yakın televizyon kanalları günlerce ateş püskürdü. Muhalif medya ise kendi siyasi penceresinden aynı refleksi gösterdi. Taraflar değişiyor ama yöntem değişmiyor. Gazetecilik yapılmıyor; tarafgirlik yapılıyor.

Bir televizyon kanalı ekran başında insanları mahkûm ediyor, diğeri beraat ettiriyor. Oysa ne televizyonlar mahkemedir ne de ekranlarda yapılan yorumlar yargı kararıdır.

37 yıldır medyanın içindeyim. Darbeler gördüm, siyasi krizler gördüm, büyük operasyonlar gördüm. Ama gazeteciliğin bu kadar kolay propaganda aracına dönüştürüldüğü dönemleri çok az gördüm.

Gazeteciliğin görevi güç sahiplerinin sözcülüğünü yapmak değildir. Gazetecinin görevi, eksiksiz bilgi vermek, sorgulamak ve kamuoyunun doğru bilgi alma hakkını korumaktır. Gözaltını saatlerce canlı yayınlarla verip serbest bırakılmasını görmezden geliyorsanız, habercilik yapmıyor; kamuoyunu eksik bilgilendiriyorsunuz.

Benim meselem Tamar Tanrıyar’ı savunmak da değildir, mahkûm etmek de değildir. Benim meselem çifte standarttır.

İktidar da eleştirilebilir, muhalefet de eleştirilebilir. Cumhurbaşkanı da eleştirilebilir. Ancak eleştiri başka, hakaret başkadır. Bir kişi hakkında soruşturma açılması da onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Hukukun temel ilkesi, suçluluğun mahkeme kararıyla kesinleşmesidir.

Bugün kaybeden Tamar Tanrıyar değildir. Yarın aynı yöntem başka bir isim için de uygulanabilir. Hukuk kişilere göre, medya siyasi kamplara göre çalışmaya başladığında kaybeden yalnızca bireyler olmaz; kaybeden adalet duygusu, basının itibarı ve toplumun devlete olan güvenidir.

Türkiye’nin ihtiyacı slogan atan ekranlar değil; gerçeğin peşinden giden gazeteciler, siyasi baskılardan uzak bir yargı ve kişilere göre değil hukuka göre işleyen bir adalet sistemidir.

Çünkü kokuşmuşluğa çomak sokmak hakaret değildir. Asıl tehlike; eleştiriyi susturmaya çalışırken hukuku, medyayı ve toplumsal vicdanı yıpratmaktır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER