Siyasi partiler yalnızca seçim kazanan, kaybeden ya da iktidar mücadelesi veren yapılar değildir. Bazıları vardır ki bir ülkenin hafızasına dönüşür. Kuruluş yıllarından darbelerine, krizlerinden toplumsal kırılmalarına kadar devletin hikâyesiyle iç içe geçer. Cumhuriyet Halk Partisi tam da böyle bir partidir.
Bugün yaşanan “mutlak butlan” tartışmasını yalnızca teknik bir hukuk meselesi olarak görmek bu yüzden mümkün değildir. Çünkü söz konusu olan sıradan bir siyasi organizasyon değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından beri siyasal hayatın merkezinde bulunan bir kurumdur.
Dünyanın aktif olarak faaliyetini sürdüren en eski siyasi partilerine bakıldığında tablo zaten dikkat çekicidir. 1828’de örgütlenen Amerikan Demokrat Partisi, 1834 tarihli İngiliz Muhafazakâr Partisi, 1854’te kurulan Amerika Cumhuriyetçi Parti, Avrupa’daki köklü sosyal demokrat ve işçi partileri… Ve listenin içinde 1923 tarihli Cumhuriyet Halk Partisi.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde onlarca parti kurulup kapanırken, CHP bir asrı aşan siyasi geçmişiyle hâlâ ayakta duran nadir yapılardan biridir. Evet, 1980 darbesi sonrası kapatıldı. Ancak 1992’de yeniden açılarak tarihsel devamlılık iddiasını sürdürdü. Bu yönüyle CHP yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en eski aktif siyasi partileri arasında gösteriliyor.
İşte tam da bu nedenle CHP hakkında verilen “mutlak butlan” kararı sıradan bir yargı süreci olarak değerlendirilemez.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21. Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada verilen bu karar, Türk siyasi tarihinde benzeri pek görülmemiş bir tablo ortaya çıkardı. Türk Dil Kurumu’na göre “butlan” geçersizlik anlamına geliyor. Hukuk dilinde ise yapılan işlemin baştan itibaren yok hükmünde sayılması demek.
Şimdi herkes aynı soruyu soruyor:
Bir siyasi partinin kurultayı “yok hükmünde” kabul edilirse ortaya nasıl bir siyasi sonuç çıkar?
Daha da önemlisi… Bu kararın siyasette oluşturacağı sarsıntının sınırı nerede durur?
Hukuki açıdan elbette farklı yorumlar yapılabilir. Kimileri kararı hukukun doğal sonucu olarak savunur, kimileri ise siyasi mühendislik tartışmalarını gündeme getirir. Ancak tartışmasız olan bir gerçek var: Türkiye, siyasi tarihinde ilk kez böylesine ağır sonuçlar doğurabilecek bir “mutlak butlan” kararıyla karşı karşıya kaldı.
Meselenin en çarpıcı tarafı ise eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlık denklemine taşınmasıdır.
Tam da bu noktada iş artık yalnızca hukuk olmaktan çıkıyor; siyasi etik, parti kültürü ve kurumsal sorumluluk tartışmasına dönüşüyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllarca liderliğini yaptığı bir partide bugün yaşanan kriz karşısındaki tutumu doğal olarak kamuoyunun dikkatini çekiyor. Bana göre Kılıçdaroğlu bu süreçte siyasi etik açısından ciddi bir sınav vermektedir. Çünkü bazen hukuk bir kapı açsa bile siyaset o kapıdan girmenin doğru olup olmadığını sorgulamalıdır.
Bir siyasi lider yalnızca kazanmayı değil, geride bıraktığı kurumun vakarını da düşünmek zorundadır.
CHP bugün yalnızca bir iç çekişme yaşamıyor. Aynı zamanda kendi tarihsel meşruiyetini tartışan ağır bir krizden geçiyor. Bu kriz uzadıkça toplumdaki siyasi kutuplaşma daha da derinleşiyor.
Tam da bu noktada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı dikkat çekicidir.
Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Sayın Kılıçdaroğlu, kendisine yapılan haksızlığın kabul edildiğini, bununla birlikte 13 yıl genel başkan olarak görev yaptığı bu köklü kurumu incitmemek, yaralamamak ve bir kaosa sebebiyet vermemek üzere tarihi bir sorumluluk üstlenmelidir.”
Aslında bu sözler yalnızca siyasi bir mesaj değil, aynı zamanda devlet refleksi taşıyan bir uyarıdır.
Devamında Bahçeli’nin, Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel ile görüşerek ortak bir formül oluşturması gerektiğini söylemesi de önemlidir. Çünkü mesele artık kişisel hesaplaşma boyutunu aşmıştır. Konu doğrudan Türkiye’nin ana muhalefet partisinin kurumsal istikrarı meselesine dönüşmüştür.
Bugün Türkiye zaten ekonomik sıkıntılarla, toplumsal gerilimlerle ve dış politikadaki zorlu başlıklarla mücadele ediyor. Böyle bir dönemde ülkenin en köklü siyasi kurumlarından birinin uzun süreli kaos üretmesi kimseye fayda sağlamaz.
Unutulmamalıdır ki CHP, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında devletin omurgasını oluşturan siyasi yapıydı. Türkiye’nin çok partili hayata geçişinde de, darbeler sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde de hep sistemin temel aktörlerinden biri oldu.
Bu nedenle CHP’de yaşanan kriz yalnızca CHP’lileri değil, Türkiye’nin demokratik düzenini de ilgilendiriyor.
Kılıçdaroğlu’nun bu süreçte kişisel haklılığın ötesine geçip partinin geleceğini önceleyen bir tutum sergilemesi gerekiyor. Bazen geri çekilmek de siyasi liderliğin parçasıdır.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyulan şey; hukuki zafer değil, siyasi ferasettir.

YORUMLAR