Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun basın toplantısında yaptığı açıklamaları hayretler içinde izledim. Açıkçası ağzımdan ilk çıkan cümle şu oldu:
“Sayın Cumhurbaşkanım, Türk futbolunu kimler yönetiyor ve kimlere emanet ettiniz?”
Bir futbol yöneticisinin görevi başarısızlığı analiz etmek, eksikleri görmek, hataları kabul etmek ve çözüm üretmektir. Ancak Sayın Hacıosmanoğlu’nun açıklamalarında ne ciddi bir özeleştiri gördüm ne de kamuoyunu tatmin edecek bir değerlendirme.
Tam tersine, konuşmasının önemli bölümünde siyasi yakınlıklarını vurgulamayı tercih etti.
“Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle Adalet Bakanlığı’na görevlendirildi” diyerek Adalet Bakanı’na övgüler dizmesi, ardından da eleştiriler konusunda yasal düzenleme talep etmesi gerçekten düşündürücüydü.
Bir futbol federasyonu başkanı neden sürekli siyasi referanslara ihtiyaç duyar?
Neden sürekli olarak “Cumhurbaşkanımız arkamızda”, “Adalet Bakanı ile birlikte çalıştık” mesajı verme ihtiyacı hisseder?
Bu sözler kamuoyuna güven vermek için mi söyleniyor, yoksa eleştirilere karşı bir siyasi güç gösterisi olarak mı kullanılıyor?
Demokrasilerde eleştiri olur.
Milli takım başarısızsa konuşulur.
Federasyon yanlış yönetiliyorsa yazılır.
Yöneticiler eleştirilir.
Bu son derece doğal bir durumdur.
Kimse çıkıp da “Beni eleştirmeyin, bunun için yasa çıkarın” diyemez.
Üstelik bunu söylerken Adalet Bakanı’nı göreve çağırmak, eleştirilerden duyulan rahatsızlığı hukuki zemine taşımaya çalışmak, toplumda doğal olarak şu soruyu akla getiriyor:
Eleştiriyi susturmak mı istiyorsunuz?
Oysa milyonlarca insanın gönül verdiği milli takım söz konusuysa, elbette insanlar konuşacak.
Elbette sorgulayacak.
Elbette tepki gösterecek.
Son iki maçta alınan mağlubiyetlerden sonra insanlar tepki göstermeyecek de ne yapacak?
Hiçbir şey olmamış gibi davranamazsınız.
Eleştiriye kızabilirsiniz ama eleştiriyi yasaklamaya çalışamazsınız.
Beni asıl şaşırtan ise başarısızlığın açıklanma biçimi oldu.
Sayın Hacıosmanoğlu, başarısızlığı anlatırken “Cenab-ı Allah nasip etmedi” ifadesini kullandı.
İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor.
Peki o zaman sormak gerekmez mi?
Allah Müslüman olan Türkiye’yi istemedi de Hristiyan ülkeleri mi istedi?
Avusturalya’yı mı tercih etti?
Paraguay’ımı kayırdı?
Elbette böyle bir düşünce kabul edilemez.
Sporun sonucunu dine bağlamak, hele ki başarısızlığın arkasına sığınmak doğru değildir.
Allah’ı başarısızlığın mazereti haline getirmek, sorumluluğu üzerinden atmanın en kolay yoludur.
Başarısızlığın nedeni yanlış planlama olabilir.
Yanlış teknik tercihler olabilir.
Yanlış kadro seçimleri olabilir.
Altyapı eksiklikleri olabilir.
Yönetim hataları olabilir.
Ama bütün bunları “Allah istemedi” diyerek açıklamak, milyonlarca insanın aklıyla alay etmek gibi algılanır.
Üstelik bu sözler sıradan bir taraftardan değil, Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’ndan geliyor.
İnsan konuşmadan önce biraz düşünür.
Çünkü temsil ettiğiniz makamın ağırlığı vardır.
Söylediğiniz her söz yalnızca sizi değil, temsil ettiğiniz kurumu da bağlar.
Türk futbolu yıllardır ciddi sorunlarla boğuşuyor.
Altyapı sorunları var.
Kulüpler ekonomik kriz içinde.
Hakem tartışmaları bitmiyor.
Liyakate ilişkin tartışmalar dinmiyor.
Milli takım ise bir türlü istikrarlı başarı yakalayamıyor.
Bütün bunlar ortadayken toplumun eleştirisini “ahlak sorunu” olarak görmek doğru değildir.
Asıl yapılması gereken; eleştirileri susturmaya çalışmak değil, neden bu kadar çok eleştiri geldiğini anlamaktır.
Futbol yalnızca yöneticilerin değil, 85 milyonun ortak değeridir.
Bu yüzden insanlar konuşacak.
Yazacak.
Eleştirecek.
Çünkü milli takım hepimizin.
Ve hiç kimse milyonların yaşadığı hayal kırıklığını “Allah istemedi” diyerek açıklayamaz.
Başarısızlığın sorumluluğunu önce insanlar üstlenmeli, sonra da çözüm üretmelidir.
Türk futbolunun ihtiyacı olan şey; siyasi göndermeler, yasak talepleri ve mazeretler değil;
Şeffaflık, hesap verebilirlik ve başarıya giden gerçek bir yol haritasıdır.
Bugün gelinen noktada insanların asıl rahatsızlığı yalnızca alınan mağlubiyetler değildir.
Sorun çok daha derindir.
Türk futboluna siyasetin fazlasıyla karıştığı yönündeki algı her geçen gün büyüyor.
Siyaseti kendisine güç unsuru olarak görenlerin başarılı olma ihtimali de giderek azalıyor.
Çünkü futbol, siyasi sadakatle değil; liyakatle, bilgiyle ve adaletle yönetilmesi gereken bir alandır.
Eğer yöneticiler başarılarını sahada değil, siyasi yakınlıklarında aramaya başlarsa, kaybeden sadece bir takım olmaz.
Kaybeden bütün bir millet olur.
Bugün Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde önemli bir tercih vardır.
Futbolun siyasetle iç içe geçtiği yönündeki tartışmalar büyüyorsa, yapılması gereken sporun bağımsızlığını ve güvenilirliğini yeniden tesis edecek adımları atmaktır.
Çünkü futbol hiçbir siyasi görüşün, hiçbir grubun ve hiçbir kişinin arka bahçesi değildir.
Milli takım da belirli çevrelerin değil, 85 milyonun ortak değeridir.
Aksi takdirde toplumda “bizim çocuklar” ve “onların çocukları” ayrımı oluşur.
Oysa milli takım formasını giyen herkes bu ülkenin evladıdır.
İnsanların kaygısı da tam olarak budur:
Futbolun adaletle yönetilmesi.
Eleştirilerin düşmanlık olarak görülmemesi.
Milli takımın yeniden tüm Türkiye’nin gururu haline gelmesi.
Çünkü sporun birleştirmesi gerekirken ayrıştırmaya başlaması, sadece futbolun değil toplumsal birlikteliğin de zarar görmesi anlamına gelir.
Eğer Türk futbolu gerçekten siyasetle iç içe geçmişse, yöneticiler güçlerini başarıdan değil siyasi yakınlıklarından alıyorsa, o zaman radikal adımların konuşulması kaçınılmazdır.
Gerekirse yönetim anlayışı tamamen değişmelidir.
Amaç kimseyi cezalandırmak değil, Türk futboluna yeniden güven kazandırmaktır.
Çünkü bugün tartışılan yalnızca mağlubiyetler değildir.
Tartışılan şey adalettir.
Liyakattir.
Yönetim anlayışıdır.
Ve en önemlisi güven duygusudur.
Milli takımın ABD’de oynadığı maçlarda yuhalanması da ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Hiç hoş olmadı.
Ancak insanlar durduk yere tepki göstermez.
Taraftarın öfkesi bir sonuçtur.
Önemli olan o sonuca yol açan nedenleri görebilmektir.
Sayın Hacıosmanoğlu’nun zaman zaman kullandığı sert üslup, “mafya”, “kabadayı”, “Erdoğan” ve “Akın Gürlek” çıkışları da sporun içindeki karmaşık yapıyı gözler önüne seriyor.
Ne yazık ki bugün gelinen noktada birçok insanın aklındaki soru aynı:
Gerçekten futbol mu konuşuluyor, yoksa futbolun dışında her şey mi?
Milletin yüzüne bakacak haliniz kalmamışken hâlâ o koltuklarda oturmakta ısrar ediyorsanız, insanların güvenini yeniden kazanmanız kolay olmayacaktır.
Çünkü güven kaybolduğunda yalnızca bir maç kaybedilmiş olmaz.
Bir kurum da itibar kaybeder.
Atalarımızın dediği gibi:
“Tuz kokmuşsa, gerisini düşünmek gerekir.”
Bu millet çok şey görmüştür.
Yanlışı da doğruyu da ayırt edecek ferasete sahiptir.
Bu millet kül yutmaz.
Ve unutulmamalıdır ki milli takımın tek sahibi vardır:
Bu millet.
Bu millet, formasını taşıyan herkesi bağrına basar.
Yeter ki futbol, siyasetin gölgesinde değil; adaletin, liyakatin ve şeffaflığın ışığında yönetilsin.

YORUMLAR