Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan ÇELİK
Hasan ÇELİK

Karalama Siyaseti, Toplumsal Çürüme ve New York’taki Tehlikeli Dil

Türkiye Cumhuriyeti New York Başkonsolosu Büyükelçi Sayın Ahmet Yazal hakkında sosyal medya üzerinden yürütülen karalama kampanyasını dikkatle izliyoruz. Açık konuşacağım: Bu yapılan eleştiri değil; bilinçli ya da bilinçsiz şekilde devlete zarar veren bir linç dilidir.

Sevgili gönül dostlarım, beni tanıyanlar bilir.

AK Parti’yi, hükümeti ve sistemi yanlış gördüğüm her noktada en sert şekilde eleştirmiş biriyim. “AK Partiliyim” maskesiyle köşe başlarını tutanları, dernekçilik üzerinden güç ve menfaat devşirenleri yıllardır yazıyorum. Bu toplumda bunları bilmeyen var mı gerçekten?

Ama eleştiri başka bir şeydir, karalama bambaşka.

Beğenmeyebiliriz.

Eleştiririz.

Hatta yüksek sesle itiraz ederiz.

Bunların hepsi meşrudur.

Ancak bugün yapılan şey; FETÖ refleksiyle, FETÖ diliyle, FETÖ yöntemleriyle bir kamu görevlisini hedefe koymaktır.

Sosyal medyada dolaşan tartışmalara bakıyorum…

Başkonsolosumuzun gittiği mekânlar konuşuluyor.

Görüştüğü insanlar listeleniyor.

Kiminle selamlaştığı, kiminle fotoğraf verdiği didik didik ediliyor.

Soruyorum:

Bu toplumda kim, kimin kiminle görüşeceğine karar verme yetkisini kendinde görüyor?

New York gibi bir şehirde, Türk toplumunun bu kadar iç içe olduğu bir yerde, “şu kişiyle görüştü” diye suç üretmek neyin aklıdır?

Bu toplumda herkes herkesi tanır.

Dün kavga edenler bugün aynı masada oturur.

Aynı cenazede saf tutulur, aynı düğünde halay çekilir.

İlişkiler siyah-beyaz değildir.

Ama nedense konu bir devlet görevlisi olunca, bir anda herkes savcı kesiliyor.

Buradan açıkça soruyorum:

Eğer bugün ben çıkıp “Benim verdiğim liste dışındaki insanlarla görüşmeyeceksiniz, benim uygun gördüğüm restoranlara, kafelere, bakkallara gideceksiniz, çevrenizle ancak benim izin verdiğim kadar temas kuracaksınız” desem ne olur?

Hepiniz — haklı olarak — bana tepki gösterirsiniz.

Bunu baskıcılık, faşizm, akıl tutulması olarak nitelendirirsiniz.

Peki o zaman şu sorunun cevabını verin:

Siz bir devlet adamını, gittiği mekânlar ve görüştüğü insanlar üzerinden yargılama hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz?

Bir yandan özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi diyorsunuz;

Diğer yandan bir Başkonsolosu, kimle oturduğu üzerinden fişliyorsunuz.

Eğer gerçekten yüreğiniz varsa,

Yıllardır dernekçilik üzerinden siyaset yapıp vurgun vuranları yazın.

Toplumun sırtından geçinenleri yazın.

Aidatla, bağışla, “dava” söylemiyle güç devşirenleri yazın.

Onları yazabiliyor musunuz,

yoksa hedef seçmek mi daha kolay?

Evet, bir kez daha altını çiziyorum:

Sayın Başkonsolosumuzun bazı uygulamalarını ben de beğenmedim, eleştirdim; yine eleştiririm. Bu ayrı bir konudur.

Ama eleştiri başka, kontrol etmeye kalkmak başka.

Bugün gelinen noktada mesele bambaşka bir yere evrilmiştir.

Bakıyorum, Türkiye Cumhuriyeti’nin New York Başkonsolosu adeta linç ediliyor ve konu açıkça FETÖ’cülerin önüne atılmış durumda. Bu son derece tehlikeli bir eşiktir.

Benim duruşum nettir:

Önce milliyim, sonra devletçiyim.

Bu ilke benim için tartışmaya açık değildir.

Bir devlet adamının kiminle görüşeceğine, nerede bulunacağına, kimle selamlaşıp konuşacağına dair sosyal medyada ahkâm kesilmesini doğru bulmuyorum. Bugün “şununla görüşme” diyen zihniyet, yarın herkesin kimin yanına gideceğine karar vermeye kalkar. Bu dil, bu hoyratlık hepimize zarar verir.

Ne yazık ki bu tartışma artık sağlıklı bir eleştiri zemini olmaktan çıkmış, başka odakların rahatça oynadığı bir alana dönüşmüştür. Ve evet, FETÖ’cüler bu ortamı almış, sosyal medyada köpürtmektedir.

Buna hiçbirimizin müsaade etmemesi gerekir.

Devleti eleştirebiliriz.

Yanlışları konuşabiliriz.

Ama bunu yaparken devleti, kurumları ve kamu görevlilerini operasyonel linçlere açık hale getiremeyiz.

Aksi halde yarın kimse kimsenin yanına, kimsenin mekânına gitmeye cesaret edemez.

Ve bedelini hep birlikte öderiz.

Bugün ihtiyacımız olan şey bağırmak değil;

aklı, vicdanı ve sorumluluğu aynı anda kullanabilmektir.

Ali Baba’dan korkmayın; size zarar gelmez.

New York’ta, her çarşamba gecesi, hava sıcaklığı eksi 15 dereceyi bulurken evsiz ve ihtiyaç sahibi insanlara yemek dağıtılan bir faaliyetten söz ediyoruz. Bu, önce insanlıktır; sonra adamlıktır.

Soğuğun, karanlığın ve kentin acımasız yüzünün tam ortasında; kimlik sormadan, inanç ayırmadan, hiçbir menfaat gözetmeden yapılan bu yardım, sıradan bir sosyal etkinlik değil, açık bir vicdan duruşudur.

Bu emeği, bu fedakârlığı ve bu vefayı gören Türkiye Cumhuriyeti New York Başkonsolosu Sayın Ahmet Yazal, eşiyle birlikte Ali Baba’nın yürüttüğü bu insani çalışmaya destek vermek için orada bulunmuştur. Ne daha fazlası vardır, ne de gizli bir hesap.

Şimdi sormak gerekir:

Ali Baba’nın kimlerle görüştüğü, kimlerle arkadaşlık yaptığı, hangi çevrelerle temas kurduğu Başkonsolosumuzu neden ve ne için ilgilendirsin?

Bir devlet görevlisinin, insanlığa hizmet eden bir faaliyete destek vermesi mi suçtur;

yoksa bu toplumda iyiliği bile sorgular hâle gelen bir akıl tutulması mı yaşanmaktadır?

Eğer mesele gerçekten insanlıksa,

soğukta gece yarısı yemek dağıtanları hedef almak değil, onlara omuz vermek gerekir.

Gerisi, iyiliği kirletmeye çalışan kısır ve tehlikeli bir dilden ibarettir. Ali Baba`nın kiminle ve kimlerle görüşmesi kimi neden ilgilendirsin?

Asıl sorulması gereken soru ise şudur:

Devletin hırsızlık ve yolsuzluk suçlamalarıyla cezaevine gönderdiği, hakkında kırmızı bültenle arama kararı bulunan isimleri; sanki hiçbir şey olmamış gibi sosyal medyada parlatanları nereye koyacağız?

Dün “devlet”, “hukuk” ve “adalet” diye bağıranların; bugün devletin suç isnadı yönelttiği kişileri kahramanlaştırması yalnızca bir çelişki değil, aynı zamanda ciddi bir ahlaki çöküştür. Mesele kişiyi sevmek ya da sevmemek değildir; mesele, işinize gelmeyince hukuku yok sayıp, işinize gelince “devlet aklı”ndan söz etmenizdir.

Bu tutarsızlığın adı ilkesizliktir

Görünen o ki yine AK Partililer sığınağa çekilmiş durumdadır. Devlete, hükümete ve AK Parti’nin bizzat kendi atadığı bürokrata sahip çıkma görevi ise her zamanki gibi fakire fukaraya düşmektedir. Yani yükü taşıyan ama sözü pek dinlenmeyenlere…

Siyasi sadakatten en çok bahsedenlerin ortada görünmediği, sorumluluk anında sessizliğin hâkim olduğu bu tabloda bedeli yine aynı kesimler makamı olmayanlar, gücü olmayanlar ödemektedir:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER