ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya karşı yürüttüğü operasyonlardan bize ne? Washington’un Latin Amerika’daki güç gösterileri, hesaplaşmaları ve iç politik şovları Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren meseleler değildir. Buna rağmen Türkiye’nin bu pisliğin içine bilinçli biçimde çekilmek istenmesi, iyi niyetle açıklanamaz.
Asıl tehlikeli olan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu süreçte adeta bir “kurtarıcı” gibi öne sürülerek Trump’la kavga ettirilmek istenmesidir. Bu, Türkiye’ye hizmet değil; açıkça ülkeyi yeni bir cepheleşmenin içine sokma girişimidir. Erdoğan üzerinden bir kriz senaryosu yazmak, Türkiye’nin çıkarlarını değil, başka hesapları gözetir.
Türkiye’nin Venezuela meselesinde taraf olması ne ekonomimize katkı sağlar ne de dış politikada elimizi güçlendirir. Aksine, gereksiz bir gerilim hattı oluşturur. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, başkalarının kavgasında figüran olmak değil; kendi önceliklerine odaklanan, soğukkanlı ve dengeli bir dış politika yürütmektir.
Trump’ın iç politikada puan toplamak için kullandığı operasyon dili, Türkiye açısından bir tuzak haline getirilmeye çalışılıyor. Bu tuzağa düşmek, Erdoğan’ı hedefe koymak kadar, ülkeyi de riskli bir alana sürüklemek anlamına gelir.
![]()
Sonuç nettir:
Türkiye, Trump’ın Maduro üzerinden yürüttüğü hesaplaşmanın tarafı değildir. Erdoğan’ı bu denklemde kavga figürü haline getirmek siyasi akıl değil, ülkeye karşı sorumsuzluktur. Devletler hamasetle değil, stratejiyle yönetilir. Türkiye’nin kazancı da ancak bu akılla korunur.
Ne var ki Türkiye’de muhalefetin bir bölümü, dış politikayı hâlâ sosyal medya refleksiyle okuyor. Diplomasiyle tribün coşkusunu, devlet aklıyla mahalle kahvesi siyasetini birbirine karıştırıyorlar. Bugün gelinen noktada muhalefetin bir kısmı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Donald Trump’a “ayar vermesini”, sert çıkmasını, ileri geri konuşmasını istiyor.
Peki soralım:
Erdoğan Trump’a saydırsa ne olacak?
Türkiye’nin kazancı ne olacak?
Bu soruyu sormadan yapılan her çağrı, iyi niyetli değil; akılsızcadır. Daha doğrusu, siyasi cehaletin dış politikaya yansımasından başka bir şey değildir.
Trump, bildiğimiz klasik Amerikan başkanlarından biri değil. Diplomasiye tweet atan, krizleri televizyon şovuna çeviren, uluslararası ilişkileri güç dengesiyle değil “kazan-kaybet” mantığıyla okuyan bir lider. Böyle bir aktörle ilişkide yüksek sesli meydan okuma değil, soğukkanlı denge siyaseti kazandırır. Bunu hâlâ anlamayanlar ya dünyadan bihaberdir ya da bilinçli biçimde Türkiye’yi sıkıştıracak bir hattı teşvik etmektedir.
Muhalefetin Erdoğan’dan istediği şey net:
“Trump’a sert çık, kavga et, gerilim tırmandır.”
Ama kimse şu soruya cevap vermiyor:
Bu kavganın faturası kime kesilecek?
Cevap açık: Türkiye’ye.
Ekonomide kırılganlıkların sürdüğü, bölgesel krizlerin kapıda beklediği, savunma sanayiinden enerjiye kadar birçok başlığın ABD ile doğrudan ya da dolaylı ilişkili olduğu bir tabloda Trump’la söz düellosu istemek ya siyasi akılsızlıktır ya da kasıtlı bir provokasyon çağrısıdır.
Daha vahimi şudur:
Muhalefetin bir bölümü, Trump’ın ortaya attığı “müdahale” ve “tehdit” söylemlerini iç politikada Erdoğan’a karşı bir koz gibi kullanmaya çalışıyor. Yani ABD Başkanı’nın ağzından çıkan sözleri, Türkiye iç siyasetinde bir sopa olarak dolaşıma sokuyorlar.
Bu, muhalefet değildir.
Bu, siyaset de değildir.
Bu, başka bir ülkenin baskı dilini iç politikaya taşımaktır.
Açık konuşalım:
Trump’ın Türkiye üzerinden kurmaya çalıştığı her baskı mekanizması, Türkiye’ye kurulmuş bir tuzaktır. Bu tuzağı iç politikada sevinçle kullananlar ise farkında olarak ya da olmayarak Türkiye karşıtı odaklarla aynı zeminde yürümektedir.
Muhalefet iktidara talip olabilir; bu demokrasinin gereğidir.
Ama iktidara talip olmak, devletin dış politika reflekslerini sabote etmeyi meşru kılmaz.
Bugün Erdoğan Trump’a yüksek sesle çıkış yapsa, ertesi gün ne olacak?
Yeni yaptırım tehditleri, finansal baskılar, savunma alanında yeni engeller, bölgesel dosyalarda Türkiye’nin elini zayıflatacak hamleler…
Bunların hangisi muhalefetin umurunda?
Siyaseti sosyal medyada alkış almak sananlar için “sert çıkış” cazip olabilir. Ama devletler alkışla değil, çıkarla yönetilir. Diplomasi bağırma sanatı değil, denge kurma sanatıdır.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, Trump’a laf yetiştirmek değil; Trump gibi öngörülemez aktörlere rağmen kendi manevra alanını koruyacak stratejik bir akıldır. Muhalefete düşen görev de Erdoğan’a “bağır” diye tezahürat yapmak değil, alternatif bir dış politika vizyonu ortaya koymaktır. Ama bu zordur; çünkü vizyon ister, derinlik ister, devlet tecrübesi ister.
Onun yerine ne yapılıyor?
Trump’ın tehditleri Erdoğan’a karşı kullanılıyor.
Yani Türkiye’ye yönelmiş baskı, iç siyasette malzeme haline getiriliyor.
Bu, muhalefet değildir.
Bu, siyaset de değildir.
Bu, en hafif tabirle siyasi şuursuzluktur.
Ülkede siyaset yapılabilir, sert tartışmalar yaşanabilir; bu demokrasinin doğasında vardır. Oy verirsin ya da vermezsin, seversin ya da sevmezsin… Bunların hepsi meşrudur. Ancak her türlü kavga, her türlü gerilim ve her türlü ayrıştırma “demokrasi” adı altında meşrulaştırılamaz.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey; siyasi rekabeti düşmanlığa dönüştürmek değil, tarihe not düşecek bir duruşla aklı ve vicdanı merkeze alarak birlik ve beraberlik içinde düzlüğe çıkmaktır. Eleştiri elbette olacak, muhalefet elbette konuşacak. Ama ülkenin ortak çıkarlarını hiçe sayan, dışarıdan alkış alan, içeride ise toplumu daha da bölen bir siyaset tarzı kimseye kazandırmaz.
Bu noktada bazı duruşlar özellikle dikkat çekiyor. Uğur Dündar’ın Yunanistan’daki provokatör bir avukatın paylaşımına verdiği net, onurlu ve devlet ciddiyetini gözeten cevabı takdire şayandır. Farklı siyasi görüşlerde olunabilir; ancak söz konusu ülkenin itibarı olduğunda sergilenen bu tavır, gazetecilik ahlakı ve yurttaş sorumluluğu açısından önemlidir.
Benzer şekilde Levent Gültekin’in YouTube kanalında yaptığı muhalefet eleştirisi de dikkate değerdir. Kendi mahallesine hoş gelmeyebilecek sözleri söylemekten çekinmeden, muhalefetin içine düştüğü savrulmayı açıkça dile getirmesi, Türkiye siyasetinde nadir görülen bir cesaret örneğidir. Eleştiriyi düşmandan değil, içeriden yapmak bazen daha kıymetlidir.
Sonuç olarak Türkiye’nin ihtiyacı; kör kavgalar, slogan siyasetleri ve sosyal medya öfkesi değil, sağduyu, denge ve ortak akıldır. Demokrasi bağırarak, hakaret ederek, karşı tarafı şeytanlaştırarak değil; sorumluluk bilinciyle güçlenir.
Aksi halde herkes konuşur, herkes kavga eder ama ülke kaybeder.
Ve tarih, kimin bağırdığını değil; kimin doğru zamanda, doğru yerde durduğunu yazar.

YORUMLAR