Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan ÇELİK
Hasan ÇELİK

Türk Siyasetçilerin ABD’de Yarattığı Hayal Kırıklığı: New York’ta Sıkışan Gösteri Siyaseti

Değerli okuyucularım,

Sözde siyasetçilerin hedefi olmaktan korkmuyorum. Ayrıştırdıkları toplumu, çökerttikleri dernekçilik anlayışını ve görmezden geldikleri gerçekleri açıkça dile getirmeye devam edeceğim. Gördüğüm her yanlışı hiçbir çekince duymadan yüzlerine söylemekten geri durmayacağım. Kıyıya köşeye sıkışmış menfaat çevrelerine hizmet eden bu anlayışın karşısında durmayı sürdüreceğim.

Türkiye’den ABD’ye gelen siyasetçilerin Türk toplumu ile kurduğu iletişim, yıllardır göçmenler arasında tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Bir yanda memleketle bağlarını koparmadan toplumla temas kurmaya çalışan siyasetçiler takdir edilirken, diğer yanda iletişim kanallarının yüzeysel ve tek taraflı kalması ciddi eleştirileri beraberinde getiriyor.

ABD’de yaşayan Türk toplumu artık yalnızca ziyaret edilmek değil; anlaşılmak ve dinlenmek istiyor. Göçmenliğin getirdiği ekonomik, sosyal ve kültürel sorunlarla mücadele eden bireyler, sadece seçim dönemlerinde gerçekleşen kısa ziyaretlerle değil; sürdürülebilir, kapsayıcı ve çözüm odaklı bir iletişimle bağ kurulmasını talep ediyor. Ancak sahadaki tablo çoğu zaman bu beklentilerin uzağında seyrediyor.

Çoğu ziyaret programı; seçim kampanyaları kapsamında düzenlenen kısa süreli görüşmeler, toplantılar ve sosyal medya paylaşımlarından ibaret kalıyor. Bazı temsilciler ABD’ye gelip “toplumla buluştuk” diyerek birkaç saatlik programların ardından ülkeden ayrılıyor. Oysa ne sorunlar derinlemesine dinleniyor ne de karşılıklı gündemler sağlıklı biçimde paylaşılıyor. Ortaya çıkan tablo ise çoğu zaman anlık temaslar, yüzeysel mesajlar ve kamuoyuna yönelik bir PR görüntüsünden öteye geçemiyor.

Bu durum, toplum içinde “iletişim varmış gibi yapılıyor” algısını giderek güçlendiriyor.

Özellikle bazı kesimler bu yaklaşım karşısında açık bir kırgınlık taşıyor. “Bizim meselelerimizi dinlemeden geliyorlar, yalnızca kendilerini anlatıyorlar” diyenlerin sayısı az değil. Zamanla bu kırgınlık güvensizliğe dönüşüyor. Çünkü Türk toplumu yalnızca temsil edilmek değil, aynı zamanda anlaşılmak istiyor.

Daha da çarpıcı olan ise, mübarek Ramazan ayının manevi ikliminin dahi zaman zaman siyasi hesaplara konu edilmesi. Siyasette güç ve gelecek arayışı öne çıktığında, Ramazan’ın ruhu, paylaşma ve samimiyet duygusu geri planda kalabiliyor. Toplumu birleştirmesi gereken bu özel zaman dilimi, bazı çevrelerde bir vitrin ve görünürlük alanına dönüşebiliyor.

Milletvekilliğine oynayanlar, siyaset üzerinden güç ve menfaat devşirmeye çalışanlar; zaman zaman toplumsal faydanın önüne kendi hesaplarını koyabiliyor. Siyaset adı altında toplumun ayrıştırıldığı, derneklerin bu süreçte araçsallaştırıldığı yönündeki eleştiriler de bu noktada dikkat çekiyor.

Dahası, normal şartlarda sert söylemlerle karşı karşıya gelen isimlerin, çıkar söz konusu olduğunda aynı masada buluşabilmesi; toplum nezdinde ciddi bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Bu buluşmalar ise çoğu zaman “Türk toplumu ile bir araya gelindi” şeklinde sunuluyor.

Ancak fotoğraflara bakıldığında değişmeyen bir gerçek var:

Aynı kişiler, aynı yüzler, aynı mekânlar…

Her toplantıda tekrar eden dar bir kadro. Oysa bir gün gelip oy isteyecekleri, destek talep edecekleri geniş toplum kesimleri bu karelerde yer almıyor. Halk yok, taban yok, samimi bir temas yok.

Kendi aralarında kurdukları sınırlı bir çevrede, birbirlerini alkışlayarak siyaset yaptıklarını zanneden bir yapı ortaya çıkıyor. Oysa toplumun gerçekliği, bu fotoğrafların çok ötesinde, çok daha geniş ve çok daha derin.

New York’ta Ramazan: Aynı Sofra, Aynı Yüzler

New York’ta bu yıl Ramazan ayı, dışarıdan bakıldığında oldukça görkemli iftar programlarına sahne oldu. Salonlar doldu, masalar kuruldu, fotoğraflar çekildi, sosyal medya paylaşımları ardı ardına sıralandı. Ancak perde aralandığında ortaya çıkan tablo, bambaşka bir gerçeği işaret ediyor.

Adeta “kör sağırı ağırlar” misali… Aynı insanlar, aynı mekânlar, aynı davetliler. Birbirini ağırlayan, birbirine konuşan, birbirine poz veren dar bir çevre. Oysa bu şehirde binlerce Türk yaşıyor; farklı hikâyeler, farklı mücadeleler, farklı hayatlar var. Ama o sofralarda hep aynı yüzler…

Evet, araya serpiştirilen birkaç yeni isim var. Ancak genel fotoğraf değişmiyor. Bu durum, Ramazan’ın ruhuna uygun bir paylaşım ve kaynaşmadan ziyade, bir “gövde gösterisi” havası taşıyor. Sanki mesele; kim daha kalabalık masa kurdu, kim daha çok görünür oldu yarışına dönüşmüş durumda.

Peki soralım: Türkiye’den izleyen yok mu? Ya da bu tabloyu değerlendiren üst düzey aktörler gerçekten bunu görmüyor mu?

Çünkü ortada ciddi bir tekrar, ciddi bir daralma ve en önemlisi ciddi bir kopukluk var. Halktan uzak, tabandan kopuk, kendi içinde dönen bir yapı… Ve bu yapı, zamanla kendi yankı odasında kaybolma riskiyle karşı karşıya.

Ramazan bitti.

Şimdi asıl soru şu: Bundan sonra ne olacak?

O kalabalık sofralar dağıldıktan sonra geriye ne kaldı? Gerçek bir toplumsal bağ mı, yoksa sadece sosyal medyada dolaşan fotoğraflar mı? Eğer cevap ikincisiyse, ortada ciddi bir sorgulama ihtiyacı var demektir.

Çünkü diaspora dediğimiz yapı, sadece belirli çevrelerin birbirini ağırladığı organizasyonlardan ibaret değildir. Gerçek temsil; farklı kesimlere ulaşmakla, yeni insanlara dokunmakla ve samimiyetle mümkündür.

Amerika Ziyaretlerinin Dar Çemberi

Türkiye’den ABD’ye gelen bazı bakanların, milletvekillerinin, bürokratların ve belediye başkanlarının programlarına bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor. Neredeyse her ziyaret programı aynı güzergâhta ilerliyor, aynı mekânlarda son buluyor ve çoğu zaman aynı kişilerle yapılan görüşmelerle tamamlanıyor.

Sonrasında ise tanıdık bir cümle dolaşıma giriyor:

“ABD’deki Türk toplumuyla bir araya gelindi.”

Peki gerçekten öyle mi?

Amerika’daki Türk toplumu; New Jersey’den New York’a, Pennsylvania’dan Michigan’a, Texas’tan California’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaşayan yüz binlerce insandan oluşuyor. Akademisyenler, mühendisler, doktorlar, öğrenciler, iş insanları, küçük esnaf, girişimciler… Kısacası çok katmanlı ve dinamik bir yapı söz konusu.

Ancak ziyaret programlarına bakıldığında, bu geniş tablonun yalnızca küçük bir kesimine temas edildiği görülüyor.

Fotoğraf mı, Gösteriş mi, Diyalog mu?

Belki de meselenin özü oldukça basit bir soruda gizli:

Amaç gerçekten insanlarla konuşmak mı, yoksa sadece bir fotoğraf vermek mi?

Türk-Amerikan toplumu ile kurulan ilişkilerin samimiyeti bu sorunun cevabında saklıdır. Eğer amaç gerçekten dinlemekse, ziyaretlerin yalnızca seçim dönemlerine sıkışmaması gerekir. İletişim tek yönlü değil, çift yönlü olmalıdır.

Paylaşılan fotoğraflar kadar, duyulan sorunlar da önemsenmelidir. Göçmenliğin getirdiği zorluklar, aidiyet duygusu ve yeni neslin kimlik arayışı ancak sahici temaslarla anlaşılabilir.

Bugün Amerika’daki Türk toplumu; hem Türkiye’nin gündemine hâkim hem de bulunduğu ülkenin gerçekliğini anlayabilen, çözüm odaklı ve eleştiriye açık siyasetçiler görmek istiyor.

Bu bir talep değil, doğal bir beklentidir

Çünkü toplum artık kendisiyle konuşmayanı değil, kendisiyle dertlenen temsilciler görmek istiyor.

Güven inşa etmek için yalnızca köprü kurmak yetmez. O köprüden geçip toplumun yanına gelmek gerekir.

Gerçek temsil ise ancak duyulan, hissedilen ve sürdürülebilir bir iletişimle mümkündür.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER