Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan ÇELİK
Hasan ÇELİK

TRUMP’TAN HAMAS’A GÖZDAĞI VE SHARM EL-ŞEYH’TEKİ BARIŞ: KİMİN SAVAŞI, KİMİN MASASI?

Sevgili gönül dostlarım: Dünya hâlâ, bir adamın ağzından çıkacak bir sözle başlayacak savaşları sessizce izlemeye devam ediyor.

Amerikan siyasetinin en sert, en öngörülemez figürü olan Donald Trump, bu hafta Gazze’deki ateşkes üzerinden yeniden sahneye çıktı. ABD medyasına verdiği demeçte, “Hamas ateşkese uymazsa, İsrail benim söylediğim anda savaşa başlar” diyerek bir kez daha diplomasiyi tehdit diline çevirdi.

Bu cümle, yalnızca Hamas’a değil, aslında tüm dünyaya verilmiş bir mesajdı. Çünkü satır aralarında, ABD’nin hâlâ Ortadoğu’da kimin savaşıp kimin duracağına karar veren güç olduğu iddiası yatıyordu.

Trump’ın sözleri, yeni bir dönemin kapısını aralarken, Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde imzalanan Gazze Barış Anlaşmaları da benzer bir şekilde dünyanın ilgisini üzerine çekti. 13 Ekim 2025’te düzenlenen bu toplantı, tıpkı 30 yıl önceki Oslo Anlaşmaları gibi “barış” kelimesini manşetlere taşıdı. Ancak iki süreç arasında çok temel bir fark vardı: Oslo’da taraflar masadaydı, Şarm el-Şeyh’te yoktu.

“Hızlı Bir Şekilde Düzeltilecek” Sözü ve Amerikan Tarzı Barış

Trump, röportajda “Hamas ile ilgili ne yaşanıyorsa, hızlı bir şekilde düzeltilecek” ifadesini kullandı. Bu söz, Amerikan siyasetinde sıkça rastlanan o klasik “barış getirme” retoriğini hatırlatıyor. Ancak tarih, Washington’un “hızlı düzeltmelerinin” genellikle uzun savaşlara, yıkılmış şehirler ve ölümlerle dolu haritalara dönüştüğünü defalarca gösterdi.

Gazze’de bugün yaşanan tablo da bundan farklı değil. Resmî rakamlara göre bölgede 70 binden fazla insan yerinden edilmiş, binlerce sivil hayatını kaybetmiş durumda.

26 rehine için yürütülen diplomatik pazarlıklar ise, uluslararası çifte standardın ve insani ikiyüzlülüğün bir başka örneğine dönüşmüş durumda.

İsrail, rehineleri kurtarmak adına kendi vatandaşlarını bombalamaktan çekinmezken, dünya bu sahneyi sessizlikle izliyor.

Trump’ın tehdit dolu açıklamaları, ABD’nin Ortadoğu’da yıllardır sürdürdüğü taraflı barış politikasının yeniden üretimi anlamına geliyor. Washington, her defasında “barış” söylemini öne çıkarıyor ama bu süreçler neredeyse her zaman İsrail’in güvenliğini garanti altına alan, Filistin’in ise sesini kısmaya zorlayan sonuçlar doğuruyor.

Oslo’dan Sharm el-Şeyh’e: 30 Yıl Sonra Aynı Oyunun Yeni Sahnesi

1993’te Beyaz Saray bahçesinde yaşanan o ikonik sahneyi dünya hâlâ hatırlıyor. Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ve Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’ı aynı masaya oturtmuş, ardından o meşhur tokalaşma gelmişti.

Oslo Anlaşmaları, tüm eksiklerine rağmen, doğrudan diyalogun ve karşılıklı tanımanın ilk adımıydı. İsrail, Filistin’i bir muhatap olarak kabul etmiş; Filistin de İsrail’in varlığını resmen tanımıştı.

Filistin Özerk Yönetimi’nin kurulması, kademeli egemenlik devri gibi maddeler umut yaratmıştı. Fakat Kudüs’ün statüsü, mülteciler, yerleşim yerleri ve sınırlar gibi en kritik konular ertelenmişti.

Oslo, umutla doğdu ama asimetrik güç ilişkisini değiştiremedi.

İsrail askeri kontrolü sürdürdü; Filistin’in egemenliği kâğıt üzerinde kaldı.

1995’te Rabin’in öldürülmesiyle de süreç tamamen raydan çıktı. Bugün geriye dönüp bakıldığında Oslo, “barış süreci” diye anılsa da, aslında sürecin kendisi barışın yerini almış bir illüzyona dönüştü.

2025’teki Şarm el-Şeyh Mutabakatı ise Oslo’nun gölgesinde imzalanmış bir “barışsız barış” olarak tarihe geçecek gibi duruyor. Masada ABD Başkanı Trump, Mısır Cumhurbaşkanı, Katar Emiri, Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, Avrupa Birliği temsilcileri ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan vardı.

Ama dikkat çekici olan şu: Ne İsrail hükümeti, ne de Filistin yönetimi imza sahibiydi.

Bu, diplomatik bir başarı değil, simgesel bir gösteriydi.

Oslo’da taraflar birbirine el uzatmıştı; Şarm el-Şeyh’te ise birbirine bakmadı bile.

Barışın Dışı, Savaşın Gölgesi

Bugün dünya sahnesinde barış, gerçek bir uzlaşı süreci olmaktan çok, güçlülerin kendi aralarında tasarladığı bir senaryo hâline gelmiş durumda.

ABD, Arap ülkeleri ve Avrupa Birliği “Filistin adına” konuşuyor.

İsrail, “güvenlik” gerekçesiyle masada görünmüyor ama sahadaki tüm dinamikleri elinde tutuyor.

Böyle bir tabloda Trump’ın “Benim söylediğim anda savaş başlar” sözü, aslında dönemin ruhunu özetliyor.

Artık savaşın da, barışın da merkezinde ahlak değil; çıkar, şov ve komut var.

Barış masaları kuruluyor ama o masalarda vicdanlar yok.

Türkiye ve Bölgeden Tepkiler

Trump’ın tehdit dolu açıklamaları, başta Türkiye olmak üzere pek çok ülkede tepkiyle karşılandı. Ankara, “barış süreci” olarak sunulan bu tehdit dilinin Ortadoğu’da kalıcı barışa değil, yeni bir ateşe yol açacağı uyarısında bulundu.

Arap dünyasında da benzer tepkiler yükseldi. Çünkü herkes biliyor ki Gazze’de yeni bir savaşın patlak vermesi demek, sadece Hamas ya da İsrail’in değil; bütün bölgenin yeniden yanması anlamına geliyor.

Süreç nereye gidiyor, Barış masası mı, Yeniden Savaş hesaplarımı?

Tarih bazen kendini tekrar eder, ama hiçbir sahne aynı şekilde kurulmaz.

1993’te Oslo’da umut vardı — eksik, zayıf, ama gerçek bir masa vardı.

2025’te Şarm el-Şeyh’te ise ihtişamlı bir masa vardı, ama taraflar yoktu.

Trump’ın tehdit diliyle şekillenen bu yeni “barış dönemi”, aslında diplomasinin değil, gücün ve gösterinin çağını yansıtıyor.

Gerçek barış, savaş düğmesine basmamakta değil; o düğmeye hiç sahip olmamaktadır.

Gazze’de bir çocuk için, savaş Trump’ın söylediği anda değil — zaten çoktan başlamıştı.

Ve dünya, hâlâ bir adamın ağzından çıkacak sözle başlayacak savaşları sessizce izlemeye devam ediyor.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER