Milli takım kazanmak üzere… Önünde sadece bir maç kalmış. O maçı kazandığında Dünya Kupası bileti cebinde. Böyle bir eşikte, böyle bir kritik dönemeçte ne konuşuluyor biliyor musunuz?
“Milli takımda Fenerbahçeli yok…”
“Beşiktaşlı neden oynamadı…”
“Galatasaraylı çok…”
“Trabzonsporlu fazla…”
“Kadroyu Hakan Çalhanoğlu yapmış…”
“Kötü oynadık…”
“Bu kadroyla yenilsek ne olacaktı…”

Gerçekten derdimiz bu mu?
Romanya’yı 1-0 Yendik, Sıra Kosova’da: Ekranlardaki Formalı “Yorumcuların” Saçmalıkları
Romanya karşısında alınan 1-0’lık galibiyetle nefesler tutuldu. Önümüzde tek bir maç kaldı: Kosova. Bu maç kazanılırsa, Türkiye’nin Dünya Kupası yolculuğu garantiye alınacak.
Ama ne yazık ki ekranlarda, takım formalarıyla yorum yapan bazı sözde “yorumcular”, kendi kulüplerinin hesabını yapmaya devam ediyor. Herkesin gözü önünde yaşanan bu saçmalıklar, milli takımın başarısını tartışmanın ötesine geçiyor.
Özetle: Sahada 11 kişiyle milli takım mücadele ediyor, ama bazı yorumcular hâlâ hangi kulüpten kimin oynadığına takılı kalmış durumda. Kazanmak mı istiyoruz, yoksa kendi kulüp ön yargılarımızı mı tatmin etmek? İşte asıl mesele bu.
Bu ülkenin milli takımı sahaya çıkıyor. Üzerinde ay-yıldızlı forma var. O forma, kulüp renklerini sıfırlayan, aidiyetleri tek çatı altında toplayan bir kimliktir. Ama görüyoruz ki, ekranları kaplayan bazı yorumcular ve sözde futbol akılları için mesele hala sarı-lacivert, siyah-beyaz, sarı-kırmızı, bordo-mavi…
Bu bir futbol tartışması değil, zihniyet sorunudur.
Bakın açık söyleyelim: Milli takım üzerinden kulüp hesabı yapmak, sadece sığlık değil; aynı zamanda bu ülkenin ortak değerine zarar vermektir. Çünkü milli takım, bir kulübün vitrini değildir. Bir teknik direktörün, bir oyuncunun ya da bir grubun kişisel PR alanı hiç değildir.
Ama bugün geldiğimiz noktada, futbol konuştuğunu zanneden bir kesim, aslında sadece kendi kulüp ajandasını dayatıyor.
“Benim oyuncum oynasın” zihniyeti
Sorunun özeti bu.
“Milli takım başarılı olsun” diyenlerin bir kısmı aslında şunu demek istiyor:
“Benim tuttuğum takımın oyuncusu oynarsa başarıyı kabul ederim.”
Bu yaklaşım, başarıyı bile şartlı hale getiriyor.
Yani milli takım kazansa bile, eğer “onların oyuncusu” sahadaysa içlerine sinmiyor.
Bu artık spor değil. Bu, hastalıklı bir aidiyet biçimi.
Kritik eşiği göremeyenler
Ortada çok net bir gerçek var:
Bir maç kalmış.
Kazanırsan Dünya Kupası’ndasın.
Bu kadar basit. Bu kadar net.
Ama biz neyi tartışıyoruz? Kadro mühendisliği komplo teorilerini…
Yok efendim kadroyu futbolcu yapmış…
Yok efendim şu oynasaydı böyle olurdu…
Peki kimse şu soruyu sormuyor:
“Bu takım kazanırsa ne olacak?”
Cevap basit:
Bir ülke sevinecek.
Ama belli ki bazıları için bu yeterli değil.
Eleştiri başka, yıkıcılık başka
Elbette eleştiri olacak. Futbol bu.
Kadro da eleştirilir, oyun da, teknik direktör de…
Ama eleştiri ile yıkıcılık arasındaki çizgi çoktan aşıldı.
Bugün yapılan şey analiz değil; itibarsızlaştırma.
Bugün yapılan şey yorum değil; kutuplaştırma.
Ve en tehlikelisi:
Milli takımın başarısı bile bazılarını rahatsız ediyor.
Bu kafa değişmeden başarı sürdürülebilir mi?
Sahadaki 11 oyuncudan önce, ekranlardaki zihniyet değişmeli.
Çünkü bu ülke yıllardır aynı kısır döngüyü yaşıyor:
Başarı gelince sahiplen,
Kriz gelince parçala.
Oysa gerçek destek, en kritik anda takımın arkasında durabilmektir.
Son söz
Bu takımın önünde bir maç var.
Belki de bir neslin kaderini belirleyecek bir maç…
Ve biz hala “kim hangi takımdan” tartışması yapıyoruz.
Şunu net söyleyelim:
Milli takım, kulüp fanatizminin çöplüğü değildir.
Milli forma, kişisel hesaplaşmaların sahnesi hiç değildir.
Kazandığında hep birlikte sevineceğimiz,
Kaybettiğinde hep birlikte üzüleceğimiz bir değerden bahsediyoruz.
Ama önce şuna karar vermek gerekiyor:
Gerçekten milli takımın başarısını mı istiyoruz,
yoksa kendi kulübümüzün gölgesinde bir başarı hikâyesi mi?
İşte bütün mesele bu.

YORUMLAR