Bazen bir haber düşer gündeme…
Ne bir siyasi tartışmadır, ne bir ekonomik veri, ne de dış politika analizi.
Ama bir anda hepimizin içini sızlatır, içimizi yumuşatır ve bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatır: İnsan kalabilmeyi.
İşte Erzincan’dan gelen o haber, tam da böyle bir hikâyeydi.
Bir televizyon ekranında bir yüz…
Resmiyetin arkasına saklanamayan bir insanlık hâli…
Bir vali konuşuyor, ama aslında sadece bir vali değil.
O an, devletin diliyle değil, kalbin diliyle konuşan bir insanı izliyorsunuz.
Ve birden, boğazınız düğümleniyor.
Çünkü onun cümlelerinde kendinizi görüyorsunuz.
Erzincan Valisi Hamza Aydoğdu…
Bir vali… Devleti temsil eden bir makam… Protokolün en üstünde bir isim…
Ama o gün, bir makamın değil, bir insanın kalbi konuştu.
Ve o kalp, bir odada sessizce duran fedakârlığın karşısında daha fazla dayanamadı.
Gözleri doldu… sesi titredi…
Ve aslında o an sadece bir vali değil, bir toplum ağladı.
Ben de o an, ekranın karşısında gözyaşlarımı tutamadım.
Çünkü o konuşmada yalnızca bir makamın ağırlığı yoktu; bir evladın, bir kardeşin, bir insanın omuzladığı hayat vardı.

Annem ve babamın bize bıraktığı iki emanet…
Hayatın en ağır, en kutsal yükleri.
Biri kardeşim, diğeri kız kardeşim…
Ve bu yükte kız kardeşimin omuzlarında, aynı hayat hikâyesini her gün gözyaşları arasında yeniden izliyorum.
Valinin sözleriyle kendi hayatım üst üste bindi.
Onun yanındaki çocuklarda kendi kardeşlerimi gördüm.
O gözlerdeki nemde kendi gözyaşlarımı gördüm…
Çünkü bazı hikâyeler vardır ki, hayat akıp giderken insanın içine akıttığı sessiz gözyaşlarından ibarettir.
Aynı acıyı yaşayanların ortak bir dili vardır.
Ve o dil, bazen tek bir bakışta anlaşılır.
28 yaşında bir ömür: Çilem’in hikâyesi
Erzincan’ın mütevazı bir mahallesinde yaşayan Çilem Sağlam…
Henüz 8 yaşındayken annesini, 2023’te babasını kaybetti.
Geride ise iki emanet kaldı:
Zihinsel engelli ablası Pınar ve ağabeyi Ramazan.
Birçok insan için hayatın en zor sınavı burada başlar.
Ama Çilem için bu bir sınav değil, bir emanet oldu.
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi İşletme mezunu…
Belki kariyer yapacaktı… belki evlenecek, kendi yuvasını kuracaktı…
Ama o başka bir yolu seçti.
Kendi hayallerini erteledi.
Kardeşlerine hayat oldu.
Onlara hem anne, hem baba, hem kardeş oldu.
Ve en çarpıcı cümleyi kurdu:
“İnsanlar beni takdir ediyor ama bu benim için sevdiğim bir sorumluluk.”
İşte bu cümle, bugün bu toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şeyin adıdır:
Riya değil, merhamet.
Gösteriş değil, sorumluluk.
Bir devlet adamının gözyaşı
Vali Hamza Aydoğdu’nun o evde yaşadığı duygu seli aslında bir mesajdı.
Devlet dediğimiz yapı, sadece yasalarla, yönetmeliklerle, bütçelerle ayakta kalmaz.
Devlet, insanın acısını hissedebilen yöneticilerle ayakta kalır.
Aydoğdu’nun sözleri, sıradan bir bürokratik açıklama değildi.
Bir toplumun aynasıydı:
“Bazı insanlar fedakârlık yaptığını bile düşünmez. Çünkü onların mayasında sevgi vardır.”
Bu cümle, Türkiye’nin hâlâ ayakta olmasının özetidir.
Görünmeyen kahramanlar ülkesi
Bu ülkede milyonlarca Çilem var.
Kimisi hasta annesine bakar, kimisi engelli kardeşine, kimisi yaşlı babasına…
Onların hiçbiri televizyon ekranlarında görünmez.
Hiçbiri sosyal medyada “trend” olmaz.
Ama bu toplumun harcını onlar tutar.
Sessizce… karşılıksız… gösterişsiz…
Valinin dediği gibi:
“İnsanlık hâlâ ayaktaysa, bu senin gibi görünmeyen kahramanlar sayesinde.”
Devletin görevi: görmek, duymak, dokunmak
Bu hikâyenin bir başka önemli yönü daha var.
Vali Aydoğdu’nun aileye yeni bir ev sözü vermesi…
Bu sadece bir yardım değildir.
Bu, devletin vatandaşına dokunduğu andır.
Devlet, bazen bir maaş bordrosu değildir…
Bazen bir kanun maddesi değildir…
Bazen sadece bir kapıyı çalıp “seni görüyorum” demektir.
Asıl mesele: Biz neyi büyütüyoruz?
Bugün sosyal medya; lüks hayatları, sahte başarıları, gösterişli hayatları büyütüyor.
Ama Erzincan’dan gelen bu hikâye bize şunu hatırlattı:
Bu ülke gösterişle değil, merhametle ayakta durur.
Ve bir toplumun geleceğini;
zenginler değil,
ünlüler değil,
Çilem gibi insanlar belirler.
Gözyaşları…
Çoğu zaman zayıflık sayılır.
Oysa bazen en büyük direniştir.
Bazen insanın ayakta kalma biçimidir.
Gözyaşları sel olur, ama insanı boğmaz;
aksine, içinde biriken acıyı alır götürür.
Çok zor…
Gözyaşlarının hiç dinmediği bir atmosferde yaşamak.
Her sabah aynı yükle uyanmak, her akşam aynı sessizlikle yüzleşmek…
Ama bir yandan da o hüznün içinde garip bir tatlılık vardır.
Çünkü acı, insanı insana yaklaştırır.
Çünkü hüzün, merhametin kapısını aralar.
Ve insan, hep umutla buluşmayı bekler.
Bugün o valiyi izlerken şunu düşündüm:
Bu ülkede, bu dünyada, makamlar gelip geçici…
Ama insanın içindeki merhamet, sorumluluk ve vefa kalıcı.
Bir valinin gözündeki yaş, bir milletin kalbine dokunabilir.
Çünkü o yaş yalnızca onun değildir; hepimizin gözyaşıdır.
Ve belki de bu yüzden bazı anlar tarih kitaplarına değil, kalplerimize yazılır.
O konuşma da öyle bir andı.
Kalplerimize yazılan bir merhamet notu…
Sayın Valim…
Sizin gibi yöneticiler çoğaldıkça bu ülkenin umudu büyür.
Çilem gibi insanlar oldukça bu toplum asla çökmez.
Ve bizler…
böyle hikâyeleri gördükçe yeniden hatırlarız:
İnsanlık hâlâ yaşıyor.
Gözyaşlarımız sel olsun…
Ama o sel bizi birbirimize daha çok bağlasın.
Çünkü biz, acıyı da emaneti de birlikte taşıyan bir milletiz.

YORUMLAR