Ortadoğu yine kaynıyor.
Amerika–İsrail ile İran arasında yükselen gerilim, sadece bölgeyi değil, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Ateşin kıyısında duruyorsunuz ama içine düşmemek için ince bir ip üzerinde yürümek zorundasınız. İşte tam da bu noktada Ankara’nın izlediği denge politikası öne çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte Türkiye’yi doğrudan savaşın içine sokmayan tutumu, geniş bir kesim tarafından “başarı” olarak sunuluyor.
Haklılık payı yok mu?
Var.
Çünkü Ortadoğu dediğimiz coğrafya, içine girenin kolay kolay çıkamadığı bir bataklık. Bir yanlış adım, yıllarca sürecek bir bedelin başlangıcı olabilir. Türkiye’nin şu an o ateş çemberinin dışında kalması elbette küçümsenecek bir durum değil.
Ama mesele tam da burada başlıyor.
Bugün “denge politikası” diye alkışlanan bu tutum, dün neden “pısırıklık” olarak yaftalandı?
Hafızamızı biraz zorlayalım.
Takvimleri geriye saralım.
- Dünya Savaşı…
Dünya yanıyor.
Cepheler genişliyor, devletler birer birer saf tutuyor. Türkiye ise savaşın dışında kalmayı başarıyor. Bunun arkasındaki isim ise dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü.
Peki İnönü ne yaptı?
Aynı şeyi.
Evet, yanlış okumadınız.
Bugün övülen denge politikası, o gün de uygulanıyordu.
Ama o gün bunun adı “stratejik akıl” değil, “korkaklık” olarak anlatıldı. Üstelik bunu söyleyenler de bugün aynı yöntemi başarı diye pazarlayan zihniyetin siyasi atalarıydı.
İnönü, sadece bir siyasetçi değildi.
1.Dünya Savaşı’nı görmüş, Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş bir askerdi. Savaşın ne olduğunu bilen, bedelini en ağır şekilde yaşamış bir kuşağın temsilcisiydi. Bu yüzden savaşın dışında kalmak, onun için bir tercih değil, bir zorunluluktu.
Ama bunun da bir bedeli vardı.
O yıllarda Türkiye, olası bir savaş ihtimaline karşı ciddi hazırlıklar yaptı. Buğday stoklandı, kaynaklar seferber edildi. Halk sıkıntı çekti. Ekmek karneyle dağıtıldı. İnsanlar yoklukla mücadele etti. Bugün rahat koltuklardan bakınca kolaydır konuşmak. Ama o günün şartlarında alınan her karar, bir ihtimalin gölgesinde veriliyordu: “Ya savaş çıkarsa?”
Ve savaş çıkmadı.
Peki sonra ne oldu?
Stoklanan ürünlerin bir kısmı bozuldu, imha edildi. İşte o an, yıllar boyu sürecek bir siyasi propagandanın malzemesi haline geldi:
“Halka vermediler, imha ettiler.”
Oysa kimse şu soruyu sormadı:
Ya o stoklar yapılmasaydı ve Türkiye savaşa girmek zorunda kalsaydı?
Bugün aynı refleksle hareket eden bir Türkiye var. Yine bir savaşın kıyısında, yine temkinli, yine hesaplı. Ve bu kez aynı tavır alkışlanıyor.
İşte tam da burada insanın aklına şu soru düşüyor:
Dün yanlış olan, bugün nasıl doğru oluyor?
Bu bir çelişki mi, yoksa düpedüz bir hafıza seçiciliği mi?
Siyaset çoğu zaman bugünü anlatır. Ama devlet aklı dediğimiz şey, geçmişten beslenir. Eğer dünün doğrularını bugünün siyasetine göre eğip bükerseniz, yarın aynı hataları tekrar etmeniz kaçınılmaz olur.
İnönü’nün yaptığıyla Erdoğan’ın bugün yaptığı arasında yöntem açısından ciddi bir fark yok. İkisi de Türkiye’yi büyük bir savaşın dışında tutmaya çalışıyor. İkisi de risk almaktan kaçınmıyor, ama maceraya da sürüklenmiyor.
Fark nerede peki?
Fark, anlatıda.
Fark, kimin anlattığında.
Fark, hafızanın nasıl kullanıldığında.
Bugün alkışlanan denge, dün yerilmişse…
Sorun politikada değil, bakış açısındadır.
Ve belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz gerçekten tarihten ders mi alıyoruz, yoksa sadece işimize gelen kısmını mı hatırlıyoruz?

YORUMLAR