Mesele Ekranlarda AK Parti’yi Kimler Savunacak Meselesi mi?
Ekranlarda artık AK Parti’yi gazeteciler değil, AK Partili milletvekilleri savunacakmış. Güzel. Ama o zaman şu soruyu sormak kaçınılmaz: On isim saysak, iki kelimeyi bir araya getirip meseleyi izah edebilen, toplumu aydınlatan, karşısındaki gazetecinin sorusundan kaçmadan cevap verebilen ve dahası AK Parti’ye gerçekten oy kazandırabilecek kaç milletvekili var?
Açık konuşalım; vitrin kalabalık ama içerik zayıf. Ekran tecrübesi olmayan, kriz anında ezberden konuşan, eleştiri karşısında savunmaya geçen ama savunduğunu bile anlatamayan isimlerle siyaset savunulmaz. Sloganla ekran doldurulur ama güven inşa edilmez.
Bir süredir bu mesele kulislerde konuşuluyor. İlk bakışta “partiyi parti mensupları savunsun” fikri, AK Parti’nin kuruluş ruhuna da yabancı değilmiş gibi duruyor. Çünkü bir dönem bu parti, ekranlarda savunulmaya ihtiyaç duymadan kendini anlatabiliyordu.
Hatırlayalım…
AK Parti’nin ilk yıllarında ekrana çıkan isimler sadece parti savunmazdı; sistem anlatırdı, reform anlatırdı, vizyon anlatırdı. Karşısındaki gazeteciye kızmak yerine onu ikna etmeye çalışırdı. Cümle kurarlardı, argüman üretirlerdi, eleştiriyi tehdit değil fırsat olarak görürlerdi.
Bugün gelinen noktada ise tablo bambaşka.
Şimdi tekrar soralım: Bugün ekrana çıkan kaç milletvekili, karşısındaki gazetecinin sorusunu gerçekten anlıyor? Kaçı o soruya ezberle değil, bilgiyle cevap verebiliyor? Kaçı savunduğu politikayı içselleştirmiş durumda? On isim saysak, iki kelimeyi bir araya getirip kararsız seçmeni yakalayabilecek kaç isim çıkar?
Sorunun cevabı, sorunun kendisinden daha sarsıcı.
AK Parti’nin problemi anlatacak hikâyesinin bitmesi değil; o hikâyeyi anlatabilecek kadronun giderek erimesidir. Siyaset sadece sadakatle yapılmaz. Sadakat önemlidir ama yetmez. Ekran, parti içi hiyerarşinin değil; aklın, dilin ve cesaretin test edildiği yerdir. Aksi halde ortaya savunma değil, savrulma çıkar.
Bugün ekranlarda gördüğümüz tablo savunma değil, çoğu zaman refleks siyasetidir. Eleştiri geldiğinde açıklamak yerine saldıran, soru sorulduğunda konuyu değiştiren, kamuoyunu ikna etmek yerine taraftarı konsolide etmeye çalışan bir dil hâkim. Oysa ekranlar çekirdek seçmen için değil; kararsızlar ve ikna edilmesi gerekenler içindir.
En büyük hata da burada yapılıyor.
Her başarısız ekran performansı, doğrudan partiye ve lidere yazılıyor. Bir milletvekilinin yanlış kurduğu tek bir cümle, binlerce saatlik emeği boşa çıkarabiliyor. Sorun merkezde değil; merkezin yükünü taşıyamayan kadrolardadır.
AK Parti bir dönem “konuşarak büyüyen” bir partiydi. Bugün ise konuştuğu her ekranda biraz daha yorulan bir yapıya dönüşüyor. Çünkü savunmak ile anlatmak arasındaki fark unutulmuş durumda.
Şunu özellikle vurgulamak gerekir: Kimseyi küçümsediğim için söylemiyorum. İnsani yönleri çok güçlü olabilir, geçmişte yaptıkları işler başarılı olabilir, memlekete ciddi hizmetler de etmiş olabilirler. Buna kimsenin itirazı yok. Mesele başka bir yerde duruyor.
Siyasette her meziyet aynı alanda işe yaramaz. İyi bir bürokrat olmak, iyi bir iş insanı olmak ya da sahada çalışkan olmak; ekranlarda konuşabilmek, ikna edebilmek ve topluma hitap edebilmekle aynı şey değildir. Bugün yaşanan problem tam olarak budur.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Kendi memleketimin milletvekillerine bakalım. Bir televizyon kanalında uzun uzun konuşmayı bırakın, Meclis kürsüsünde kıyametler koparken bile sesleri duyulmuyor. Görünürlük yok, etki yok, iz bırakma yok. Var olmakla temsil etmek arasındaki fark da tam burada ortaya çıkıyor.
Oysa aynı Meclis’te, aynı şartlarda, aynı siyasi iklimde bazı isimler var ki konuştuğunda dikkat çekiyor, dinleniyor, toplumla temas kurabiliyor. Mesela bir kadın milletvekilimiz var: Elvan Işık Gezmiş. Herkesten daha çok konuşuyor, herkesten daha fazla toplumun içinde, sahada, insanlarla birebir temas hâlinde. Sadece konuşmuyor; anlatıyor, dokunuyor, iz bırakıyor.
Demek ki mesele imkân meselesi değil; niyet ya da fırsat da değil. Mesele hitabet, ikna kabiliyeti ve siyaset dilini doğru yerde kullanabilme meselesi. Aynı binada, aynı kürsüde bazıları görünmezken bazıları doğal olarak öne çıkabiliyorsa, sorun sistemde değil; temsil biçimindedir.
Ve artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Ekranlara çıkan her milletvekili partiye güç katmıyor. Aksine, bazıları her programda AK Parti’nin omzuna yeni bir yük bindiriyor. Siyaset mikrofonu eline alanın cesaretiyle değil, kurduğu cümlenin ağırlığıyla yapılır. O ağırlığı taşıyamayanlar ekrana çıktıkça, parti savunulmuyor; yıpratılıyor.
Ekranlara bakınca insan ister istemez şunu düşünüyor: AK Parti artık savunulmak için değil, adeta bir dayanıklılık testi için ekrana çıkıyor. Mikrofonu kapan konuşuyor, konuşan rahatlıyor; bedelini ise parti ödüyor. Çünkü herkes konuşabilir ama herkes anlatamaz.
Velhasıl… AK Parti’nin ekrandaki sorunu muhalefet değil; kumandayı kimin eline verdiğidir. Ekranda kaybedilen güven, sandıkta telafi edilmez. Bu yüzden mesele kimin konuştuğu değil; kimin susturulması gerektiğidir.
Ekranların Hafızası ve Gazeteciliğin Maskesi
Hande Fırat’ın, Aydın Doğan döneminden miras kalan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığının, yıllar içinde biçim değiştirerek ama özünü kaybetmeden devam ettiğini artık gizlemek zorlaştı. Bunun en net örneklerinden biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti tartışılırken yaşandı.
Erdoğan’ın Beyaz Saray’da karşılandığı ve uluslararası dengeler açısından kritik mesajların verildiği o gün, Hande Fırat’ın programda takındığı hafife alıcı tavır sadece izleyicinin değil, programın akışının da sabrını zorladı. Gazeteci Melih Yiğitel, bu tavra canlı yayında sert tepki gösterdi ve ekranda ciddi bir tartışma yaşandı. O günden sonra Melih Yiğitel, Hande Fırat’ın sunduğu programlara çıkmadı.
Aynı gün stüdyoda bulunan Zafer Şahin ise ortamı yatıştırmaya çalıştı. Ancak onun da yaşananların farkında olduğu açıktı. Bir süre daha bu tabloya katlanıldı; ta ki önceki gün yaşanan yeni kırılmaya kadar. Zafer Şahin de artık bu duruma tepki gösterdi, Hande Fırat’ın programına çıkmadı ve gerekçesini açıkça kamuoyuyla paylaştı.
Asıl mesele şuydu: Canlı yayında, küçümseyici ve yönlendirici bakışa açık bir “ayar” verilmişti. O an, ekranlar açısından bir kırılma noktasıydı.
O günden sonra Hande Fırat’ın gerek yazılarında gerekse ekran performansında, “objektif gazetecilik” iddiasının yerini yönlendirilmiş bir refleksin aldığı çok daha görünür hâle geldi. Bu değişim, artık sadece dikkatli izleyicilerin değil, geniş kamuoyunun da fark ettiği bir tabloya dönüştü.
Son hamle ise tanıdıktı: Ahmet Hakan ile eş zamanlı, adeta ağız birliği etmişçesine kaleme alınan yazılar… Aynı ton, aynı vurgu, aynı politik mesafe ayarı. Tesadüf mü? Zor.
Ahmet Hakan ve Hande Fırat’ın Aydın Doğan dönemindeki gazetecilik pratiklerine bakıldığında, bugün hâlâ bu ekranlarda yer almalarının sorgulanması gerektiğini, muhalif çevreler dâhil herkesin gayet iyi bildiğini düşünüyorum. Ben, her iki ismin de hiçbir zaman gerçek anlamda objektif olduklarına inanmadım. Zamanında iyi okundular, iyi parlatıldılar, iyi “üflendiler”.
Çünkü bu yapılan ne gazeteciliktir ne de fikir üretimidir.
Bu, sadece pozisyon koruma refleksidir.
Sevgili gönül dostlarım,
Bu ülkede hükümetle ilgili tek bir olumlu cümle kurarsanız, bir yazı yazarsanız ya da bir paylaşım yaparsanız hemen “yandaş” yaftasıyla karşılaşırsınız. Ama yıllardır belli odaklar tarafından fonlandığı açıkça ortaya çıkan bazı muhalif gazeteciler için bu etiket asla kullanılmaz. Onlar, ekranlarda adeta bir parti yöneticisi gibi savundukları görüşlerle her seferinde “aydın”, “demokrat” ve “objektif” ilan edilir.
Bugün gelinen noktada ironik bir tabloyla karşı karşıyayız: Dün en sert şekilde eleştirdikleri çizgiye yaklaşan Ahmet Hakan ve Hande Fırat için, aynı çevreler bu kez “bizim çizgimize geldiniz” diyerek güzellemeler yapıyor.
Demek ki mesele ilke değil.
Mesele gazetecilik değil.
Mesele hakikat hiç değil.
Mesele, her dönemde doğru yerde durabilmek.
Ama tarih şunu defalarca gösterdi:
Ekranlar değişir, isimler değişir, pozisyonlar kayar…
Gerçek gazetecilik ise hafızası olanların not defterinde kalır.
Ekranların “Tarafsız” Duayenleri Gerçekten Tarafsız mı?
Bugün ekranlarda boy gösteren, “yılların duayeni” olarak sunulan gazeteciler gerçekten tarafsız mı?
Ekranlarda savundukları siyasi görüşler yok mu?
Hiçbir aidiyetleri, hiçbir çizgileri, hiçbir angajmanları olmadı mı?
Elbette oldu.
Ama mesele bu değil. Mesele, tarafı olanın bunu inkâr etmesi; görüşünü analiz diye, duruşunu gazetecilik diye pazarlamasıdır.
Bugün televizyon ekranlarında bazı isimleri izlediğinizde, karşınızda gazeteciden çok bir siyasi aktör görüyorsunuz. Kullandıkları dil, seçtikleri konular, davet ettikleri konuklar ve susturdukları sesler, tarafsızlıktan çok uzak bir tabloyu ele veriyor. Buna rağmen kendilerine hâlâ “bağımsız”, “özgür” ve “objektif” denilmesi, izleyiciyle alay etmekten başka bir şey değil.
Ekranlarda savunulan görüşler belli, kırmızı çizgiler belli, dokunulmaz alanlar belli. Ama iş iktidara ya da muhalefete göre değişince, gazeteciliğin ölçüsü de anında değişiyor.
Asıl sorun şudur:
Taraflı olmak değil, tarafsızmış gibi davranmak.
Çünkü dürüst gazetecilik, nerede durduğunu saklamaz.
Maskeyle değil, açık kimlikle konuşur.
Bugün ekranlarda gördüğümüz kriz de tam olarak budur.
Gazetecilik değil, pozisyon korunuyor.
Hakikat değil, konfor savunuluyor.
Ve izleyici artık bunun farkında.

YORUMLAR