Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan ÇELİK
Hasan ÇELİK

24 Nisan’ın Sessizliği: Dağılan Birliğin Ardından Kalan Utanç

Sevgili gönül dostlarım,

Yazımın biraz uzun olması sebebiyle sizleri yorabileceğini biliyorum. Ancak bu kez sizlerden ricam, sonuna kadar okumanızdır. Çünkü mesele sadece bir yazı değil; önce başkent Washington’da yaşanan yalnızlık, şimdi ise New York’ta yaşanma ihtimali olan bir başka yalnızlıktır.

Bu yazıyı kaleme alıp almamak arasında uzun süre gidip geldim. Susmanın mı, konuşmanın mı daha doğru olacağını defalarca tarttım.

Ama insan bazen susamaz.

Vicdanım, yaşanan bu haksızlık karşısında sessiz kalmamam gerektiğini söyledi.

Ben de bu sesi dinledim.

Ve bu yüzden yazmaya karar verdim.

Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Ancak bu eleştiriyi, devletimize zarar vermeden ve sorumluluk bilinciyle yapmak zorundayız.

Artık kimse yaşananların üzerini örtmeye çalışmasın. Halının altına süpürülen sorunlar gizlenmez; aksine zamanla büyür ve görünür hale gelir.

Ve bugün, o görmezden gelinen gerçekler artık kendini açıkça hissettirmektedir.

Bazen bir toplumun çöküşü büyük krizlerle değil, sessizlikle ölçülür. Kalabalıkların yerini boşlukların aldığı, sloganların yerini fısıltıların doldurduğu anlarda…

Ve ne yazık ki bu yıl, 24 Nisan’da Washington, D.C.’de yaşanan tam olarak buydu.

Bir zamanlar on binlerin buluştuğu, Amerika’nın dört bir yanından gelen Türklerin omuz omuza yürüdüğü, Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliği önünde güçlü bir duruş sergilediği o günlerden geriye ne kaldı?

20 kişi.

Evet, yanlış okumadınız. Koca bir Türk toplumunun, yıllarca “birlik ve beraberlik” söylemiyle övünen Türk-Amerikan toplumunun geldiği nokta bu: 20 kişiyle temsil edilen bir varlık mücadelesi.

Üstelik karşı tarafta yüzlerce kişi var.

Hatırlayalım…

2015 ve 2016 yıllarında bu yürüyüşler artık gelenekselleşmişti. “Barış ve Dayanışma Yürüyüşü” adı altında organize edilen etkinlikler sadece bir protesto değil, aynı zamanda bir kimlik beyanıydı. Amerika’nın farklı eyaletlerinden gelen Türkler, Azerbaycanlılar, Ahıska Türkleri ve dost topluluklar tek bir mesaj veriyordu:

“Biz buradayız.”

Bugün ise verilmek istenen mesaj bile ortada yok. Çünkü mesajı verecek kitle yok.

Peki ne oldu?

Bu sorunun cevabını dışarıda arayanlar büyük bir yanılgı içinde. Sorun dışarıda değil, içeride. Sorun karşıt grupların organizasyon gücü değil; bizim dağınıklığımız, bizim ihmallerimiz, bizim hesap vermeyen yapılarımız.

Yıllardır bu toplumun içinden biri olarak söylüyorum:
Bu çöküş bir günde yaşanmadı. Adım adım, göz göre göre geldi.

Uyardık.

“Toplumu bölüyorsunuz” dedik.
“Dernekleri kişisel çıkarlarınıza alet ediyorsunuz” dedik.
“Temsil gücü olmayan yapılarla bu iş yürümez” dedik.

Ama dinleyen olmadı.

Tam tersine, bu eleştirileri dile getirenler “öteki” ilan edildi. Menfaat ağları büyüdü, içi boş dernekler vitrin süsü gibi parlatıldı. Kâğıt üzerinde büyük görünen yapılar, sahaya gelindiğinde çöktü.

Ve sonunda gerçek ortaya çıktı:

Kâğıttan kuleler yıkıldı.

Daha acı olan ne biliyor musunuz?

Bu tabloya rağmen kimse sorumluluk almıyor.

20 kişiyle yapılan bir organizasyon, sosyal medyada “başarılı etkinlik” gibi pazarlanabiliyor. Hiç kimse çıkıp “Biz nerede hata yaptık?” demiyor.

Utanmak yok.
Hesap vermek yok.
İstifa etmek yok.

Ama algı var.

Daha da düşündürücü olan bir başka gerçek ise şu:
Bu yıl orada bulunanların önemli bir kısmı Azerbaycanlı ve Ahıska Türkü kardeşlerimiz olmasa, o fotoğraf karesi belki daha da acı olacaktı.

Peki soralım:

Kendi toplumumuzu harekete geçiremeyen yapılar, kimi temsil ediyor?

Yıllardır bu topluma emek veren, birlik ve beraberlik için mücadele eden isimler sistemli biçimde görmezden gelindi. Kendini Türk milliyetçiliğine adamış, her türlü yapıyla mücadele etmiş, Türkiye için bedel ödemekten kaçınmamış Türk-Amerikan toplumunun öncü isimlerinden sevgili Cenk Coktosun gibi insanların uyarıları dikkate alınmadı.

Neden?

Çünkü bu uyarılar rahatsız ediciydi. İşinize gelmedi.
Çünkü bu uyarılar, yıllardır kurulan konfor düzenini sarsıyordu.
Çünkü bu uyarılar, hesap soruyordu. Çünkü bu uyarılar çöküşmüş menfaat ilişkilerinizi bozuyordu.

Ve siz, hesap vermek yerine susmayı; yüzleşmek yerine görmezden gelmeyi tercih ettiniz.

Bugün geldiğimiz nokta ise bu tercihin kaçınılmaz sonucudur.

Gerçeklerle yüzleşmek istemeyenler, sonunda gerçekle yüzüstü kaldı.

Bugün geldiğimiz noktada mesele sadece bir yürüyüşün zayıf geçmesi değil. Mesele, Türk-Amerikan toplumunun temsil kabiliyetini kaybetme noktasına gelmiş olmasıdır.

Bu, bir organizasyon sorunu değil.
Bu, bir zihniyet sorunu.

Ve açık konuşalım:

Eğer bu anlayış değişmezse, önümüzdeki yıl 20 kişiyi bile bulamayacaksınız.

Çünkü insanlar artık boş söylemlere değil, samimiyete bakıyor.
Çünkü insanlar artık tabelalara değil, icraata bakıyor.
Çünkü insanlar artık kullanılmak istemiyor.

Bu yazı bir öfke metni değil.
Bu yazı bir yüzleşme çağrısıdır.

Ya kendimizi toparlayacağız,
ya da bu sessizlik daha da büyüyecek.

Ve o zaman konuşacak bir toplum bile kalmayacak.

Onlarla artık o meydanlara gitmeyeceğiz.
Onların dolduramadığı alanları, boş kalan salonlarını doldurup o densizleri alkışlamayacağız.

Yıllardır aynı döngünün içindeydik.
Toplum zarar görmesin diye sustuk.
Birlik bozulmasın diye göz yumduk.
Ve ne yazık ki 30 yıl boyunca, içi boş insanları, işe yaramayan temsil gücü olmayanları alkışladık.

Ama gelinen noktada görüyoruz ki; o alkışlar ne toplumu büyüttü ne de birlik sağladı.
Tam aksine, sorumsuzluğu büyüttü, liyakatsizliği güçlendirdi, hesap vermeyen yapıları cesaretlendirdi.

Artık bu düzenin parçası olmayacağız.
Kalabalık görüntüsü vermek uğruna, içi boş organizasyonlara figüranlık yapmayacağız.

Çünkü gerçek birlik, sahte kalabalıklarla değil; samimiyetle, dürüstlükle ve sorumlulukla kurulur.

Washington’daki 24 Nisan Fiyaskosu Kime Yazar?

“Bu yenilgi kime yazar?” sorusu, genellikle başarısızlığın sorumluluğunun kime ait olduğunu belirlemek için kullanılan bir deyimdir. 

Amerika Birleşik Devletleri nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği, yalnızca diplomatik ilişkileri yürütmekle sınırlı bir kurum değildir. Aynı zamanda Türk-Amerikan toplumunun koordinasyonundan, dernekler arası iletişimin sağlanmasından ve milli konularda ortak refleks oluşturulmasından da sorumludur.

Bu noktada sormak gerekiyor:

24 Nisan’da Washington’da düzenlenen yürüyüş için Büyükelçiliğimiz hangi derneklerle iletişime geçti?
Bu derneklerden sahaya inmeleri, organizasyon yapmaları istendi mi?
İstendiyse, bu çağrıya kimler karşılık verdi, kimler sessiz kaldı?
Eğer bu çağrı karşılıksız kaldıysa, sorumluluğunu yerine getirmeyen yapılar hakkında herhangi bir süreç başlatıldı mı?

Ortada bir organizasyon zafiyeti varsa, bu yalnızca “katılım azdı” diyerek geçiştirilemez. Bu durum, doğrudan bir koordinasyon ve liderlik meselesidir.

Futbolda sıkça sorulan bir soru vardır:
“Bu yenilgi kime yazar? Futbolcular mı, teknik direktör mü?”

Bugün aynı soruyu sormak zorundayız:
Washington’daki 24 Nisan tablosu kime yazar?
Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliğine yazar…

Eğer sahada kimse yoksa, eğer sokaklar boşsa, eğer ses duyulmuyorsa, burada bireysel eksikliklerden çok kurumsal bir başarısızlık söz konusudur.

Eski Washington Büyükelçimiz  sayın Serdar Kılıç dönemini hatırlayalım. O yıllarda da aynı sokaklarda 15-20 kişinin yürüdüğüne şahit olduk. 

Türk-Amerikan toplumu bu manzarayı görüyor.
Ve artık şu sorunun cevabını bekliyor:

Bu dağınıklığın sorumluluğunu kim üstlenecek?

Şimdi de Gözler New York’ta: Yeni Bir Fiyasko Kapıda mı?

Bir başka ciddi sorun ise kapımızda: New York’ta düzenlenen “Büyük Türk Günü Yürüyüşü”.

Her yıl geleneksel olarak Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu tarafından organize edilen bu önemli etkinliğin, son iki yıldır Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından finanse edilerek yürütüldüğü ifade ediliyor.

Ancak bu yıl sahadan gelen bilgiler son derece endişe verici.

Türk toplumunun yoğun olarak yaşadığı eyaletlerden Türk Günü için New York’a kaldırılan otobüslerin bu yıl organize edilmeyeceği; bu durumun sivil toplum kuruluşlarına ve cami derneklerine bildirildiği konuşuluyor.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Bu, katılımın ciddi şekilde düşmesi demek.
Bu, meydanın boş kalması demek.
Bu, görünürlüğün zayıflaması demek.

Daha birkaç gün önce Washington’da 24 Nisan’da yaşanan zayıf tablo ortadayken, şimdi bir de 16 Mayıs’ta New York’ta benzer bir görüntüyle karşı karşıya kalma riski var.

Açık konuşalım:

Eğer bu iddialar doğruysa ve gerekli adımlar atılmazsa, bu sadece bir organizasyon eksikliği değil, doğrudan bir temsil krizidir.

Türk-Amerikan toplumu yıllardır bu yürüyüşü sadece bir etkinlik olarak değil, bir varlık gösterisi olarak görüyor. O kalabalıklar, o bayraklar, o coşku… Bunlar tesadüf değil, organizasyonun ve sahiplenmenin sonucudur.

Şimdi sorulması gereken soru şu:

Neden geri adım atılıyor?
Kim bu kararı aldı?
Ve en önemlisi: Bunun sonuçlarını kim üstlenecek?

24 Nisan’da Washington’da yaşanan hayal kırıklığının ardından, 16 Mayıs’ta New York’ta ikinci bir “rezalet” yaşanmasına kimsenin tahammülü yok.

Buradan yetkilileri uyarıyorum.

Hâlâ zaman varken, gerekli adımlar atılmalı.
Aksi halde, sadece bir yürüyüş değil, bir toplumun görünürlüğü kaybedilecek.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER