Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Hasan ÇELİK
Hasan ÇELİK

Trump’ın “Pazarlık Sanatı” Tehdit, Kaos ve Sonunda Geri Adım

Dünya Diken Üstünde…

ABD Başkanı Donald Trump yine bildiğimiz gibi: önce tansiyonu yükselten, sonra geri çekilen, ardından bunu “ustaca bir anlaşma” olarak pazarlayan bir siyasi tarzla sahnede.

Bu kez hedefinde sadece İran yok. Savaş karşıtı söylemleriyle öne çıkan Katolik dünyasının ruhani lideri Pope Leo XIV de Trump’ın sert dilinden nasibini aldı. Trump’ın Papa’ya yönelik “sevmiyorum” çıkışı, aslında yalnızca kişisel bir tepki değil; barış çağrısı yapan herkese karşı geliştirdiği refleksin bir yansıması.

Trump kendisini yıllardır bir “usta pazarlıkçı” olarak sunuyor. Bu imajın temel taşı ise 1987 tarihli (Anlaşma Sanatı) The Art of the Deal. Ancak bu kitapta anlatılan “içgüdüyle hareket eden lider” profili, bugün küresel siyasette riskli ve tehlikeli bir modele dönüşmüş durumda. Çünkü bu modelin özü şu:

Önce tehdit et, korkut, kaos üret… sonra geri adım at ve bunu zafer olarak ilan et.

İran krizi tam olarak bu şablonun son örneği oldu.

Trump’ın “İran’ı taş devrine döndürürüm” gibi sert ve uluslararası hukuk açısından tartışmalı ifadeleri, sadece bir retorik değil; aynı zamanda küresel sistemi sarsan bir psikolojik savaş diliydi. Oysa Geneva Conventions sivilleri hedef alan bu tür tehditleri açıkça yasaklıyor.

Ancak daha dikkat çekici olan şu:

Bu yüksek perdeden tehditlerin ardından gelen “anlaşma”, neredeyse İran’ın zaten masaya koyduğu şartların kabulünden ibaret.

Ne oldu peki?

İran;

  • Nükleer zenginleştirme programından vazgeçmedi
  • Füze programını sınırlamadı
  • Uranyum stoklarını teslim etmedi
  • Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kozunu korudu

Kısacası ortada klasik bir “Trump pazarlığı” var: Gürültü büyük, sonuç tartışmalı.

Özellikle Strait of Hormuz üzerinden yaşanan gerilim, bu sürecin en kritik boyutu. Dünya enerji akışının can damarı olan bu geçit, kriz boyunca küresel ekonomiyi kilitleyecek bir koz olarak masada kaldı. Trump’ın önce sert çıkışlar yapıp ardından geri adım atması ise bu stratejik üstünlüğü fiilen İran’a bıraktı.

Daha da ilginci, Trump’ın bir ara ABD ile İran’ın birlikte bu boğazı “kontrol edebileceği” yönündeki açıklamalarıydı. Bu, yalnızca diplomatik bir gaf değil; aynı zamanda Amerikan dış politikasında tutarlılık krizinin göstergesi.

Hatırlayalım:

Barack Obama döneminde 2015’te imzalanan nükleer anlaşma, İran’ın programını ciddi biçimde sınırlandırıyordu. Trump ise 2018’de bu anlaşmadan çekildi. Bugün gelinen noktada ise İran’dan o anlaşmadan bile daha az taviz alınabilmiş durumda.

Sonuç mu?

Trump’ın “önce savaş, sonra anlaşma” stratejisi;

  • İran’a zaman kazandırdı
  • Bölgesel güç dengesini sarstı
  • Küresel ekonomiyi kırılgan hale getirdi

Ve belki de en önemlisi, İran’a yeni bir koz verdi: enerji yolları üzerinden dünya ekonomisini etkileme gücü.

Trump bu tabloyu bir zafer olarak sunabilir. İran ise bunu zaten bir zafer olarak anlatacaktır.

Ama geriye dönüp bakıldığında şu soru ortada kalıyor:

Bu kadar risk, bu kadar gerilim ve bu kadar sert söylem… ne için?

Eğer sonuç, başlangıç noktasından daha kötü bir dengeyse, ortada bir “pazarlık sanatı” değil, bir “kriz üretme sanatı” vardır.

Ve dünya, bu sanatın bedelini ödemeye devam ediyor.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER